Tezyini Sanatlarda Nakışhane Geleneği ve Ehl-i Hiref
Türklerde nakışhane kurumu, tezyini sanatlardaki başarının uzun ömürlü olmasını ve milli üslubun korunmasını sağlayan en önemli faktördür. Türk tarihinde başarıyla uygulanan merkeziyetçi devlet düzeni ve idare şekli, sanat alanında da hakim olmuş, hemen hemen her devirde devlet merkezi, aynı zamanda kültür merkezi sıfatını da korumuştur.
Türk sanat tarihinin kadim geleneklerinden ilk akla gelen, şüphesiz nakışhaneler veya nakkaşhanelerdir. İlim ve sanat erbabının devlet tarafından korunması ve teşvik görmesi, saray bünyesinde kurulan nakışhanelerin hükümdar himayesinde çalışmaları, bu kurumların sorumluluğunu ülke çapında genişletmiştir. Ülkede yapılan bütün sanat faaliyetlerinin denetimi, işlenecek desenlerin kontrolü ve kalitesi bu kurum tarafından yürütülmüştür. Böylece sanatta milli üslubun korunması ve farklı üslupların etkisi altında zenginleşerek gelişmesi mümkün olmuştur.
Nakışhaneler aynı zamanda , önemli el yazmalarının bezendiği , ciltlenerek kitap haline getirildiği yerlerdir. Devrin en yetenekli kabul edilen sanatkarı, hükümdar tarafından bu kuruma başnakkaş tayin edilirdi. Sanat konusunda en yetkin otorite olan bu şahıs, sernakkaş ve nakkaşbaşı gibi isimlerle de anılırdı. Nakkaşbaşı, bir çok sorumlulukları yanında eğitici sıfatı da taşırdı. Çünkü nakkaşhane aynı zamanda, genç sanatkarların yetiştiği bir eğitim merkezi merkez okul görevini de sürdürüyordu. Türk tarihinde hükümdar saraylarında nakışhane geleneği, Uygur Türkleri’ne kadar uzanır. Orta Asya’da, dünyaca ünlü eserlerin pek çoğu, Uygur sanatkarlarına aittir. Bu sebeple Uygur sanatı yakından incelendiği taktirde, bu başarıda,nakışhanelerin rolüde daha iyi anlaşılacaktır.
Türk tarihinin Orta Asya’daki ilk devirleri kısaca gözden geçirildiğinde, sosyal bakımdan şehirleşerek yerleşik nizama geçiş, iktisadi ve kültür alanlarında yapılan büyük hamleler, Hunlar’dan ve Göktürkler’den sonra kurulan Uygur devleti zamanında da devam etmiştir. Zatem daima vatan kavramını benimsemiş ve düzenli bir orduya sahip olarak yaşayan Türkler’e, tam göçebe toplum demek doğru değildir. Çünkü göçebe yaşayan toplulukta vatan fikri olmadığı gibi, teşkilatlanma şuuru da yoktur. Halbuki Türkler’de, ilk devirlerden beri yaşadıkları toprak korunmaya değer görülmüş, bu topraklar ekilip biçilerek sahiplenilmiştir.