Arşiv

Archive for Eylül, 2009

Tezhip Sanatında Çiçek Boyama Tekniği

30 Eyl 2009 Yorum yapın

        Çiçek boyamaya başlarken üç ton boya hazırlanır, en açık zemin tonu ile beraber dört ton olur. İlk önce en birinci işlem olarak açık ton zemin atılır. Daha sonra sırayla en açıktan koyuya doğru birer milim bıraka bıraka içeri girilerek boyalar sürülür. Bu kat kat boyama şekline  ”Degrade” tekniği denir. Sürme işlemleri bittikten sonra çiçeklerin tomurcuk kısımlarına en koyu tonlarından tohum tarzı noktalar konabilir. Ayrı bir güzellik oluşturur. Aşağıdaki örneklerde de olduğu gibi görülmektedir.

boya

Çiçekler ve tomurcukları oluştururken farklı adımların gösterimi

 

 

Categories: Boyama, Tezhip Sanatı Etiketler:,

5. Klasik Türk Sanatkarları İzmit Buluşması

29 Eyl 2009 Yorum yapın
5. Klasik türk Sanatkarları İzmit Gezisi

5. Klasik türk Sanatkarları İzmit Gezisi

Categories: Tezhip, Tezhip Sanatı Etiketler:,

İznik Çinileri ve Gülbenkyan Kolleksiyonu

28 Eyl 2009 Yorum yapın

Türk Çini Sanatının Tarihsel Gelişimine Kısa Bir Bakış

     Çinicilik sözcüğü,halk arasında, hem sırlı duvar kaplamaları hem de kap-kacak türünden ev eşyalarını tanımlamıştır.Diğer taraftan bilimsel yayınlarda ise,zamanla bu tanımlama değişmiş;kase, tabak, vazo gibi kap kacak türünden eşyalara seramik, duvar kaplamalarına ise çini adı verilmeye başlanmıştır.
   Osmanlı döneminde kap kacak formlar için ”evani”, duvar kaplamaları için de ”kaşi”terimi kullanılmaktaydı. Farsça’da Çin’e ait demek olan, daha sonraları yerleşen çini sözcüğü ise, Osmanlı sarayının 15.yüzyıl Çin porselenlerine olan hayranlığından kaynaklanır.
   İslam sanatı tarihi içinde önemli bir yer tutan Türk çini seramik sanatının geçmişi, 8.,9. yüzyıllarda Uygurlar’a kadar dayandırılmaktadır.Büyük Selçuklular’la başlayan köklü gelişim daha sonra Anadolu Selçukluları ile sürdürülür. Anadolu Selçukluları hiç kuşkusuz seramik sanatının oluşumunda,bulunduğu bölgenin kültür mirasından ve özellikle Büyk Selçuklular’a ait seramik tekniklerinden etkilenmiştir.Ancak 13.yüzyılda Anadolu’da yetişen kendine özgü Selçuklu mimarisi, başarılı bir sentezin ürünüdür.Çininin bir süsleme unsuru olarak sivil ve dini mimaride kullanımı yine bu dönemde başarıyla gerçekleştirilmiştir. Başkent olan Konya başta olmak üzere, Sivas, Tokat, Beyşehir, Kayseri, Malatya gibi şehirlerde çinilerle bezeli önemli eserlerin varlığı bilinmektedir.
   Anadolu Selçukluları döneminde kullanılan ilk önemli teknik, ”Sırlı Tuğla Tekniği” dir. Bu teknikte sırlı ve sırsız tuğlalar, değişik düzenlemelerle yatay, dikey, zikzak veya diyagonal dizilir. Kullanılan renkler, firuze, kobalt mavisi, patlıcan moru ve bazen de siyahtır. Bu dönemde sırlı tuğla tekniğinin yanında, düz renkli çiniler de bezemelerde göze çarpar.Bu çiniler altıgen, üçgen, kareveya dikdörtgenlerden oluşmaktadır.
   İkince ve bolca uygulanan teknik ise Selçuklular’ın çini sanatımıza kazndırdığı ”Mozaik Tekniği” dir. Özellikle iç mekanlarda mihraplarda, kubbe içlerinde, kubbeye geçişlerde başarıyla uygulanmıştır. Desen göre kesilen parçaların, sırsız yüzeyleri koniktir. Sırlı taraf altta kalacak şekilde dizilip, üzerlerine harç döküldükten sonra monte edilmişlerdir. Mozaik tekniğinin kakılarak yapılmış örneklerine ”Kakma Mozaik Tekniği”denmektedir.
   Ayrıca sahte olarak nitelendirilen, daha çok küçük yazılı satıhlarda kullanılan, tek renk çini plakalarda istenen motifin dışında kalan çini satıhan kazınmasıyla elde edilen tekniğe de ”Kaşitraş” tekniği adı verilmektedir.Desenlerde geometrik kompozisyonlar hakimdir.Bunun yanında bitkisel motfler, kufi ve sülüs yazılar da bezemelerde kullanılmıştır.Firuze, kobalt mavisi, patlıcan moru ve siyah sevilerek uygulanan renklerdir. Mozaik tekniğinin 16.yüzyıl ortalarına kadar sürdüğü bilinmektedir.

15.YY. Sonu 16.YY. Başı Osmanlı Çini ve Seramik Sanatı

     Osmanlı çini ve seramik sanatında yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu dönemde faaliyet gösteren en önemli üretim merkezi yine İznik’tir. Osmanlı saray nakkaşhanesinde usta nakkaşların elinden çıkan desenler, İznik’e yollanıp orada uygulanıp, pişirilmektedir. Bu dönemin ilk ve yeni üslubu, ”Mavi-Beyaz” gruptur.Geçmiş örneklere kıyasla çok ileri bir teknikle sıraltına üretilen bu çini ve seramiklerin bu özelliği, hamurlarının sert ve beyaz oluşudur. Bu dönemden itibaren 17.yüzyıl ortalarına kadar bu hamur korunacak ve sıraltına çini ve seramik üretimi değişik üsluplarla sürecektir. Mavi-Beyaz grubun desenlerinde oldukça farklı bir üslubun varlığı sezilir.Bu değişikliğin nedeni, Osmanlığı sarayına çeşitli nedenlerle ulaşan 15.yüzyıl Ming porselenlerine dayandırılmaktadır.
   Sırları şeffaf, parlak ve çatlaksızdır.İnce beyaz astar üzürine konturlanan ve boyanan desenler sırlanıp pişirilir.Ara Altun bir yazısında 1981-82 kazı sonuçları kitabında yayınlanan analizlere göre, pişme sıcaklığının 900′lerde değil max.1260 dereceye kadar çıktığı tespit edildiğini, bunun da hafif porselen anlamına gelebildiğinden söz etmektedir. Desenlerde, hatayi, rumi ve bulut üslubunda stilize motifler çok ustaca kullanılmaktadır.Bir grup seramikte, kendi üstlerine dönük yapraklarla yuvarlak hatlı yeni bir üslup oluşturulduğu görülür. Bu desenler 15.yüzyılda saray baş nakkaşı Baba Nakkaş’a atfedilmekte ve ” Baba Nakkaş ” üslubu olarak anılmaktadır. Ana renk kobalt mavisi ve tonlarıdır. Daha sonraları firuze rengin küçük alanlarda kullanıldığı görülür.
   17.yüzyılın ortalarına kadar aynı mükemmellikte çini ve seramiklerin üretiminin sürdürüldüğünü biliyoruz.
Ne yakki 17.yüzyıl ikinci yarısından itibaren Osmanlı devletinin kendi içindeki karışıklıklar ve ekonomik sıkıntılar yavaş yavaş İznik’teki atölyelere yansımaya başladığında çini ve seramiklerin kalitesinde bozulmalar kaçınılmaz olmuştur.Renklerin bulanıklaşarak, kırmızı rengin kahverengiye döndüğü ve zaman içinde yok olduğu, desenlerin irileşerek özensiz işlendiği, hamurun kabalaştığı gözlenir. Bu dönemde İznik’teki atölyelerin saray dışında müşterilere yöneldiği ve hızlı üretimle seramik parçalara ağırlık verdiği fark edilmektedir. Aynı tarihlerde saraydan yapılan siparişlerin geciktirildiğini gösteren belgeler mevcuttur.
   18.yüzyılda İznik atölyelerinin tamamen kapanmasıyla yeni bir çini merkezi olarak Kütahya ortaya çıkmaktadır. Aslında Kütahya’nın 14.yüzyıldan beri İznik ile birlikte aynı dönemlerde faaliyet göstermeye başladığı bilinmektedir. Ancak Kütahya, 18.yüzyıla kadar sadece ikinci bir merkez olarak varlığını sürdürebilmiştir. İznik’te üretim durmasıyla da alternatif bir çini şehri kimliğine bürünmüştür.
   Bu dönemde Kütahya’da, bir tarafta İznik’in kopyaları mavi-beyaz’lar çinili eserleri süslerken diğer taraftan konuları, renkleri ve teknik özellikleriyle geleneksel özelliklerden ayrılan bir grup seramik karşımıza çıkar. Bunlar beyaz hamurlu, sıraltına, sarı, kırmızı, yeşil, kobalt mavisi, firuze, siyah, mor renklerle işlenmiş serbest desenli, ince duvarlı fincan, kase, tabak, vazo gibi formlar üzerinde yer alan seramiklerdir.
   19.yüzyılın ilk yarısında Kütahya’da bir durgunluk dönemi yaşanırken, 19.yüzyılın ikinci yarısı ve 20.yüzyılın başında üretim tekrar canlanır. Desenler yine İznik kopyaları olmaktan öteye gidememiştir.

Devam edecek..
Categories: Çini, Tezhip Sanatı Etiketler:,

Tezyini Sanatlarda Nakışhane Geleneği ve Ehl-i Hiref

26 Eyl 2009 Yorum yapın

      Türklerde nakışhane kurumu, tezyini sanatlardaki başarının uzun ömürlü olmasını ve milli üslubun korunmasını sağlayan en önemli faktördür. Türk tarihinde başarıyla uygulanan merkeziyetçi devlet düzeni ve idare şekli, sanat alanında da hakim olmuş, hemen hemen her devirde devlet merkezi, aynı zamanda kültür merkezi sıfatını da korumuştur.

         Türk sanat tarihinin kadim geleneklerinden ilk akla gelen, şüphesiz nakışhaneler veya nakkaşhanelerdir. İlim ve sanat erbabının devlet tarafından korunması ve teşvik görmesi, saray bünyesinde kurulan nakışhanelerin hükümdar himayesinde çalışmaları, bu kurumların sorumluluğunu ülke çapında genişletmiştir. Ülkede yapılan bütün sanat faaliyetlerinin denetimi, işlenecek desenlerin kontrolü ve kalitesi bu kurum tarafından yürütülmüştür. Böylece sanatta milli üslubun korunması ve farklı üslupların etkisi altında zenginleşerek gelişmesi mümkün olmuştur.

        Nakışhaneler aynı zamanda , önemli el yazmalarının bezendiği , ciltlenerek kitap haline getirildiği yerlerdir. Devrin en yetenekli kabul edilen sanatkarı, hükümdar tarafından bu kuruma başnakkaş tayin edilirdi. Sanat konusunda en yetkin otorite olan bu şahıs, sernakkaş ve nakkaşbaşı gibi isimlerle de anılırdı. Nakkaşbaşı, bir çok sorumlulukları yanında eğitici sıfatı da taşırdı. Çünkü nakkaşhane aynı zamanda, genç sanatkarların yetiştiği bir eğitim merkezi merkez okul görevini de sürdürüyordu. Türk tarihinde hükümdar saraylarında nakışhane geleneği, Uygur Türkleri’ne kadar uzanır. Orta Asya’da, dünyaca ünlü eserlerin pek çoğu, Uygur sanatkarlarına aittir. Bu sebeple Uygur sanatı yakından incelendiği taktirde, bu başarıda,nakışhanelerin rolüde daha iyi anlaşılacaktır.

           Türk tarihinin Orta Asya’daki ilk devirleri kısaca gözden geçirildiğinde, sosyal bakımdan şehirleşerek yerleşik nizama geçiş, iktisadi ve kültür alanlarında yapılan büyük hamleler, Hunlar’dan ve Göktürkler’den sonra kurulan Uygur devleti zamanında da devam etmiştir. Zatem daima vatan kavramını benimsemiş ve düzenli bir orduya sahip olarak yaşayan Türkler’e, tam göçebe toplum demek doğru değildir. Çünkü göçebe yaşayan toplulukta vatan fikri olmadığı gibi, teşkilatlanma şuuru da yoktur. Halbuki Türkler’de, ilk devirlerden beri yaşadıkları toprak korunmaya değer görülmüş, bu topraklar ekilip biçilerek sahiplenilmiştir.

Tezyini Sanatların Genel Tanıtımı

24 Eyl 2009 Yorum yapın

        Bu bölümde klasik ismiyle tezyini Türk sanatları,diğer ismiyle Türkler’in bezeme sanatları,genel olarak ele alınacak ve bu alanda önemli hizmetler vermiş olan nakışhane kurumu tanıtılacaktır.Bunu yaparken konumuzun sınırları içinde kalmak şartıyla ,yer yer tarihin şahitliğine de başvurulacaktır.Böylece Türk tezyini sanatının geçmişi ve nakışhane kurumunun ehemmiyeti ,tarihi gelişimi içinde kısaca gözden geçirilmiş olacaktır.Zira herhangi bir konunun ,geçmişini araştırıp başarılarının ve hezimetlerinin sırlarını sorgulamadan hakkıyla tanımak ve değerlendirmek mümkün olamaz.

         Celal Esad Arseven ,1927 senesinde yayınladığı bir makalesinde ,tezyini Türk sanatlarından şöyle bahsediyor; Türk Tezyinatı ,Türk harsının en mühim bir şubesidir.Çünkü sanatta milliyetin en tebarüz ettiği cihet ,tezyinattır.

         Türkler ,tezyinat itibariyle en zengin bir millettir. Fakat maateessüf tezyinatımız hakkında henüz esaslı tetebbular (etraflı incelemeler) yapılmamıştır.Asarı(eserleri) ortada duran bu tezyinat toplanıp ,tetkik ve tasnif edilmek icap eder. Her gün biraz daha harap olan sanat eserleri büyük bir sanat hazinesi teşkil ettiği halde bunlardan istifade edemiyoruz.Yeni sanat kendisine ilham verecek menbaları (kaynakları)buradan alacaktır.Onun için milli harsa büyük kıymet verdiğimiz şu zamanda milli tezyinatımıza da lazım gelen ihtimamı göstermeliyiz.

          80 sene önce,selahiyetli bir kalemden yapılan bu uyarıya kulak verildiğinde , yapılması gerekenin yeterince yerine getirildiği söylenemez.Şayet yeterli olsaydı,bu sanatların mahiyeti ve geleceği hakkında yapılan tartışmalar, sorulan sorular cevapsız kalmazdı.Nitekim bu bölümde temas edilen bilgiler de ,ancak konuya bir başlangıç sayılabilir.

         Arseven Hoca’mızın da belirttiği gibi ,tezyini sanatların Türk kültüründe özel bir yeri bulunmaktadır. Çünkü asırlar boyunca atalarımız,milli üslubun ince zevkini terennüm eden ahenkli çizgilerle motifler ve desenler çizmişler ,sonra bunları yer yer altın parıltılarının da iştirak ettiği milli renklerle renklendirerek yaşadıkları mekana , kullandıkları eşyaya işlemişlerdir.Böylece Türk tarihinde ,tezyini sanatların zirvede olduğu parlak devirler yaşanmış, abidevi eserler verilmiştir. Dünya sanat tarihinde Türk’ün milli simgesi haline gelen bu sanatlar,ne yazık ki üç yüz yıla yakın bir zamandır Avrupa’nın etkisinde milli zevk ve estetiğini kaybederek gerilemiştir.Bu talihsiz değişim , umursamazlık ve cehaletle desteklenince durum öyle vahim bir hal almıştır ki , bezeme sanatlarını temsilen yapılan işler ,bulunduğu yeri güzelleştirmek yerine ,adeta karalayarak çirkinleştirme görevini üstlenmiştir.Yakın tarihimizde pek çok örneği bulunan bu acı gerçek ,sanatın itibarını ve önemini de yok etmiş,hatta günümüzde sanat olup olmadığı bile tartışılır hale gelmiştir.

        Tezyinat kelimesi bir çok dekoratif sanat ve zanaatları içinde barındıran bir terimdir.Tezyin ,Arapça ziynet kelimesinde türemiş olup,süs manasına gelir.Tezyin etmek,süslemek,tezyinat ise bunun çoğulu ,yani süslemeler demektir. Bu sebeple tezyini sanatlara günümüzde ,süsleme veya mana bakımından daha yakışan bir isimle bezeme sanatları da denir.Avrupa dillerindeki ismi,dekoratif sanatlardır. Kitap kabı,tezhip ,hüsn-i hat , ebru , katıa gibi kitap sanatları ,taş ve ahşap üstü bezemeler,metal işleri,kalem işi, revzen , tekstil , dokuma ve işlemeler ,tezyini sanatların şemsiyesi altında toplanmıştır. Görüldüğü gibi tezyinatın geniş uygulama alanı vardır.Bunlardan hüsn-i hat,ebru, kilim dokuma ve bazı işlemeler dışında hepsinin ortak özelliği ,motif ve desen bilgisinin aynı olmasıdır.Sadece kullanılan malzeme ve uygulanan teknikler farklıdır. Tezyini sanatlardaki bu farklılık ,motiflerin ve dolayısıyla desenlerin ,büyüklüğünü,çizgi yoğunluğunu ve renklerini etkilerse de ,esası değişmez.

       Örnek olarak bir hatayi motifi,çini pano deseni içinde büyük boy,ayrıntılı ve devrinin renkleriyle seyredilir.Aynı motif taş veya ahşap gibi sert zemin üzerine oyulacak ise gene büyük boyda , fakat çiniye göre daha az ayrıntılı çizilir.Çünkü sert zemini işlerken çizgi yoğunluğunun az olması ,işçiliği kolaylaştırır ve desenin rahat seyredilmesini sağlar.Bu oymaların renklendirilmesinde genellikle malzemenin kendi rengi tercih edilmiş veya sadece altın varak kullanılmıştır.Halbuki tezhip için hazırlanan bir desende hatayi ,çok küçük boyutta ,en sade şekli ve klasik renkleri ile yerini alır.

Categories: Tezhip Sanatı Etiketler:, ,

Bayram Tebriği

19 Eyl 2009 Yorum yapın

Ramazan-ı Şerife kavuşmuş olmanın derin hazzı, İdrakine muvaffak olmuş olmanın temennisi ile Bayrama kavuştuk. Allah bütün müslüman aleminin Bayramını haklarında mübarek kılsın.

Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun

Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun

<script>
var gaJsHost = ((“https:” == document.location.protocol) ? “https://ssl.” : “http://www.”);
document.write(unescape(“%3Cscript src=’” + gaJsHost + “google-analytics.com/ga.js’ type=’text/javascript’%3E%3C/script%3E”));
</script>
<script>
try {
var pageTracker = _gat._getTracker(“UA-3647347-6″);
pageTracker._trackPageview();
} catch(err) {}</script>

Categories: Bayram Etiketler:, ,

Sanatta Geleneğin Yeri

18 Eyl 2009 Yorum yapın

         Bir milletin tarihi,yaşadığı hayattır.Kültürü ise tarihi içinde yaşarken edinmiş olduğu inanç ve davranış özellikleridir.Gelenek,ait olduğu toplumun yaşayış biçimidir ve ata yadiğarıdır.Kültür,geleneklerle devamlılık kazanır.Bir milletin ,yüzyıllar boyunca hayatını şekillendiren ,renklendiren adetler,gayeler,kurumlar gelenekleri ile varlığını sürdürür.Gelenekler ,toplumların geçmişten güç alarak gelişmesini,kuvvetli bir kimlik kazanmasını ve geleceğine güvenle bakmasını sağlar.

         Beşir Ayvazoğlu, Gelenek ve Yenileşmeye İslam Sanatları Açısından bir Bakış başlıklı yazısında gelenek için; Bir kültürün kendini koruma refleksi ve varlığını sürekli bir yenileme bilinciyle devam ettirme gücüdür. der.

        Gelenek kavramına daha geniş açıdan bakıldığında ,ait olduğu sosyal kurum ve yüklendiği görevlere göre ,gruplara ayırmak mümkündür.Mesela milletler arasındaki farkları gösteren ve kimlik belirleyen ,milli bayramlar,milli sporlar, yöresel yemekler,kıyafetler ve klasik sanatlar gibi milli gelenekler ,Mevlüt,amin alayı,çocuk iftarı ,hilye levhası gibi dini gelenekler ,belli zamanlarda tekrarlanan , olimpiyatlar, anneler günü ,sevgililer günü , örovizyon şarkı yarışması daha yaygınlaşmış gelenekler ,toplumda yerleşmiş vakıf kurumları ,aile kurumu ,nişan,düğün,doğum günü kutlamaları ,cenaze töreni gibi sosyal veya ferdi gelenekler.

        Gelenek konusu daha derinlemesine ele alındığı zaman bu örnekler çoğaltılabilir.Fakat maksadımız,konumuzu fazla aşmadan ,bu  kısa girişle geleneği tarif etmek ve hayatta ne kadar lüzumlu olduğunu vurgulamaktır.Toplum bir organizmadır ve onda bulunan değerler hayatiyet taşır.Cemiyetlerin gelişmesi de bu yapıya iştirak ederek olur.Bu sebeple bazı gelenekler , zaman içinde şekil değiştirmiş,esas maksadından uzaklaşmıştır.Bazıları ise ,yaşadığımız zamana göre yeniden gözden geçirilerek düzenlemeye muhtaçtır.Bunu yaparken, özünde saklanmış olan gerçek manayı gün ışığına çıkarmak,halkın yalnış yorumlarına ,asılsız yakıştırmalarına karşı uyanık olmak,böylece geleneklerin bozulup yıpranmasına izin vermemek lazımdır.

          Kültürün en önemli kolu şüphesiz sanattır.Yüce bir kavram olan sanatın estetik yönü yanında sosyal yönü görmemezlikten gelinemez.Zira sanat,her ne kadar özgürce sanat için yapılsa bile görevleri arasında , bulunduğu topluluğu gerçeklerle yüzyüze getirmesi , tarihe belge niteliği taşıması gibi sosyal , politik ,kültürel ortak hedefleri bulunmaktadır.Klasik olmuş gelenekli sanatlar ,ait olduğu medeniyetin kültür miraslarıdır.Milletlerin manevi değerlerini ve tarihini sinesinde saklayarak daima canlı tutar.Bir yandan yeni sanat akımlarına kaynak teşkil ederken , diğer yandan da geçmişte kaydettiği başarı veya başarısız örnekleri ile bu yeni akımlara ölçü veya mukayese unsuru olur, yapılacak yeni çalışmalara ilham kaynağı teşkil eder.

         Demek ki ; Sanatta korunması gereken kurallar değil,değerler vardır.Bu değerler ,o sanata kişilik kazandıran ,ifade üslubunu belirleyen,manasını,özünü yansıtan ,ecdat yadigarı ,değerlerdir.Milletlerin mensup oldukları kültürün,eserlerde biçim kazanması demek olan bu değerleri iyi tanımak ,sanatın gelişerek devam etmesi için şarttır. Bunları ifade etmek için kullanılan kaideler ,kalıplar,semboller,malzema ve teknikler,yaşanan devrin şartlarına ,sanat anlayışına ve zevkine göre değişebilir değişmelidir de.

Türk Tezyini sanatında çiçek ve motif çeşitlerinden örnekler

17 Eyl 2009 Yorum yapın

  

Categories: Desen, Tezhip Sanatı Etiketler:, ,

Sanatta Hür Düşünce

16 Eyl 2009 Yorum yapın

       Bilindiği gibi sanatta , korunması gereken kurallar değil ,değerler vardır. Bu değerler ,yaşanan devrin şartlarına ve anlaşıyışına göre çok farklı  şekillerde ifade edilebilir.Mühim olan,değerlerin anlatılış şeklinden ziyade muhtevası veya manasıdır.Halbuki bizler çok zaman ,değerlerin yerine kurallara sahip çıkarak kalıpların arasında sıkışıp kalıyoruz.Bu da bizi ,bir noktadan sonra hareket edemez hale sokuyor.

       Tarih boyunca sanatta bağımsız olmanın gereği üzerinde hassasiyetle durulmuş ve bu konu enine boyuna tartışılmıştır.Sanatkarın çalışmaları sırasında hür olması,kendini kurallar içine hapsederek kalıplara sıkışmaması,sanat çevreleri tarafından daima özlenen bir ideal olmuştur.Bu görüş tamamen red edilemez.Çünkü eser ortaya koymada hür düşünce ,önemli bir faktördür ve gerekli şarttır.Fakat yeterli şart olduğu söylenemez.Bir sanat eseri,duygu, düşünce ve yeteneğin bilgi ve tecrübeyle işbirliği yapması sonucu ortaya çıkar . Ayrıca insanları,yaşadıkları hayat içinde gizli veya aşikar,az veya çok,esir almış,kendine tutsak etmiş etkenler mutlaka vardır.Çok zaman kuvvetle savunulan bu tutkular ,sabinin hayatına ve yaptıklarına hükmeder.Bu sanatkar için de geçerlidir.

         Bir sanat eleştirmeni bu konudaki görüşünü şöyle dile getirmiştir; Bu günkü sanat eğilimlerinde amaç olarak artık güzelin değil,adeta yalnız orjinalliğin ,şaşırtıcı buluşların peşine düşülmüştür.Bu da vaktiyle sanatın her dalında sanatçıya yapılmış olan baskıların tepkisi olarak meyvelerini vermiştir. Sanatçı kadar hiç bir yaratık özgürlüğün mutluluklarını tatmış değildir.Oysa ki sanatçı da güzelliğin ve bir takım toplumsal ülkülerin tutsağıdır ve bunlara kavuşmak için türlü kural ve yöntemlere bağlanarak ,iç aleminin gerçek özgürlüğünü zincirler.    

         İnsanlar ,yakın oldukları her şeyden az veya çok mutlaka etkilenirler.Bir Çin atasözü bu gerçeği;İşçi aletiyle tanınır diyerek ifade eder .Bu manada bir başka Fransız atasözü ise;Bana arkadaşını söyle ,sana kim olduğunu söyleyeyim der. Aslında sebep ve sonuçlar manzumesi olan kainatın,bizim kainatımızı aşan bir sınırı olduğu gibi,özgürce kullanmak istediğimiz akıl , irade ve yeteneğimizin de , bir sınırı vardır. Yaratılıştan kazanılan bu sınır,içinde bulunulan bu şartlara ,örf ve adetlere, etik değerlere ve yöresel geleneklere göre şekillenir.Her insan, doğarken beraberinde getirdiği meşrebini , yaşadığı sürece çevresinden aldıklarıyla mükemmel yapmaya çalışır.Onun için herkesin hayatında ,etkisinde kaldığı ve ideal kabul ettiği değerler vardır ki bu değerlerin gönüllü bağımlısı olunur.Bir de nefsimizi besleyen ve bize keyif veren şeyler vardır.Bunlar bizi kendine tiryaki yapmak için pusuda bekler. Fakat bu tutsaklığın,sahibine zararı olsa da rahatsız ettiği pek görülmemiştir.Demek ki pek çok konuda özgürlüğünü savunan beşer ,nefsani alışkanlıkların esiri olmaktan memnundur. O zaman beşer,neye ne için bağlandığını ,iyi düşünmeli ve her şeyden önce hayatını sağlam temeller üzerine oturtmalıdır.

15. Devlet Türk Süsleme Sanatları Yarışması Sergisi

15 Eyl 2009 Yorum yapın

15. Devlet Türk Süsleme Sanatları Yarışması’nda dereceye girenlere ödülleri Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından verildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca düzenlenen 15. Devlet Türk Süsleme Sanatları Yarışması ödül töreni ve sergi açılışı, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde gerçekleştirildi. Törene katılan Bakan Günay, yaptığı konuşmada, Türk süsleme sanatlarının daha çağdaş ve modern bir çizgi kazandığını söyledi. Sergideki eserleri çok beğendiğini ifade eden Günay, “Renkler o kadar güzel birbiri ile ahenk içinde yer almışlar ki bu nadide eserleri hazırlayan bütün ustaları kutluyorum” dedi.

Toplamda 361 sanatçının birer eserle katıldığı yarışmada 116 yapıt sergilenecek. Buna göre, “Hüsn-i Hat”, “Tezhip”, “Minyatür”, “Çini Deseni” ve “Ebru” alanlarında yapılan yarışmada, “Hüsn-i Hat Yarışması”na teslim edilen toplam 32 eserden 17′si sergilenmeye değer bulundu. Bu alanda Seyit Ahmet Depeler “Dua”, Abdurrahman Depeler “Tekke Levha” ve Mustafa Parıldar “Ah Mine-1 Aşk ve Halatihi” adlı çalışmalarıyla başarı ödülü aldı.

“Tezhip Yarışması”nda da teslim edilen toplam 110 eserden ise 43′ü sergilenmeye değer görüldü. Bu alanda Yeşim Çubukçuoğlu “Serlevha”, Hatice Ünal “Sevgi ve Barış” ve Fatma Esra Yeniyurt “İcazet Hilyesi” çalışmalarıyla başarı ödülünün sahibi oldu.

“Ebru Yarışması”nda ise 129 eserden, 48′i sergilenecek. Bunların içinden Tuba Balcıoğlu “Gala Çiçeği”, Firdevs Çalkanoğlu “Lilyum Çiçeği”, Naciye Detseli “Koltuk Papatya Ebrusu”, Gülden Gürdamar “Ebru”, Mustafa Karaçocuk “Nazar”, Ömer Sabuncu “Tavusi” çalışmasıyla başarı ödülünü kazandı.

Bunun yanında, “Minyatür Yarışması”nda 60 eserden 4′ünün, “Çini Deseni Yarışması”nda ise 30 eserden, 4′ünün sergilenmesi kararlaştırılırken, bu alanlarda başarı ödülü alan sanatçı bulunamadı.

Categories: Tezhip Sanatı Etiketler:, ,
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.